Kritik Cerrahi Hastada Nütrisyonel Destek
Kritik cerrahi hastada beslenme
desteğinin (nütrisyonel destek) amacı, injürinin yol açtığı
katabolizmayı yavaşlatmak ve geri döndürmektir. Beslenme
desteğinin yararını ölçmek üzere bazı önemli biyolojik
parametreler kullanılmaktaysa da, bu uygulamanın temel amacı,
klinik durumun iyileşmesi ve sistem fonksiyonlarının
düzelmesidir.
Enerji Gereksiniminin Hesaplanması
Kritik hastada genel
beslenme durumunun saptanması hastanın monitörizasyonunun önemli
bir parçasıdır. Bu çalışma ile besleyici öğelerin (nütrient)
eksiklik ya da fazlalığının ortaya konması ve beslenme
gereksinimlerinin belirlenmesi amaçlanır. Hastaların büyük
bölümünün; fiziksel, kimyasal ya da septik travmanın oluştuğu
sırada sağlıklı ve beslenme durumu yönünden normal olduğu
bilinmektedir. Ortaya çıkan zedelenmenin başlattığı nöroendokrin,
immün ve metabolik değişimler; organizma, sistem, organ, doku ve
hücrelerde önemli değişikliklere yol açarak akut beslenme
bozukluğuna (malnütrisyon) ve beslenme öğelerinde değişikliklere
yol açar. Hastanın injüriye maruz kaldığı sıradaki yaşı,
beslenme durumu, ek hastalıkları, beslenme alışkanlıkları da
ortaya çıkan sonucun daha da farklılaşmasına neden olur.
Hastanın boyu, ağırlığı, BMİ ve antropometrik ölçümleri; kronik
malnütre bir olguda önem taşımasına karşın; akut injürili bir
hastada çok belirleyici değildir. Ancak injürinin yarattığı
beslenme bozukluğu ve metabolizma değişikliklerinin ilerleyen
gün ve haftalarda yarattığı sonuçları değerlendirmek yönünden
yine de bir önemi vardır. Hastanın genel beslenme durumunun
saptanması; mevcut sapmaları ve eksiklikleri ortaya koyar ve
verilecek desteğin büyüklüğü ve biçimi hakkında önemli ipuçları
verir.
Stres nedenlerinin ortaya
konması, hastalık sürecinin iyi anlaşılması yanında beslenme
durumunun da saptanması; akut injüri içindeki hastanın iyi
değerlendirilmesini ve verilecek desteğin biçimi ve yoğunluğunun
belirlenmesine yardımcı olur.
Beslenme desteğinin
ortaya konması, katabolik olayları karşılamak üzere ne kadar
enerji gereksinimi olduğunu belirler. Ayrıca ateşli durumların
ve doku onarımlarının gerektirdiği enerjinin de karşılanmasını
sağlar. İnjürili hastada gerekli olan protein dışı enerji yerine
konamadığı takdirde, saf doku protein depolarında azalma ortaya
çıkar. Enerji gereksiniminin hesaplanmasında genellikle dört
teknikten biri ya da birkaçı kullanılır.
Enerji Gereksiniminin Ölçülmesi
1. Harris-Benedict formülü ile enerji gereksiniminin
hesaplanması 2. İdrarla atılan üre azotu miktarı üzerinden
enerji gereksinimin hesaplanması 3. İndirekt kalorimetri
yardımıyla enerji gereksinimin ölçülmesi 4. Pratik katsayı ve
birimler üzerinden gereksinimlerin hesaplanması.
İndirekt kalorimetri,
özel ölçüm cihazı gerektiren ve kritik hastada uygulaması
oldukça zor bir tekniktir. Enerji gereksinimini gereğinden fazla
belirlemesi sık rastlanan bir komplikasyonudur. İnjürili-özellikle
septik-olgularda, gereğinden az ve fazla beslemek olumsuz
sonuçlar doğurmaktadır. Son yıllarda kullanıma giren mobil
indirekt kalorimetri aygıtı ile bu ölçüm oldukça kolaylaşmış ve
ölçümün sık tekrarlanabilmesi tekniğin daha başarılı
kullanılmasına imkan sağlamıştır.
Harris Benedict Formülü
ile bazal enerji tüketiminin hesaplanması, kritik hastaların
yaklaşık %80’inde doğru ölçüm yapmamızı sağlamaktadır.
Harris Benedict Formülü:
BET (erkek): 66.47 + 13.75(A) +5.0(B) -6.76(Y) kcal/gün
BET (kadın): 655.1 + 9.56(A) +1.85(B) -4.68(Y) kcal/gün
BET: Bazal Enerji Tüketimi
A: Ağırlık (kg)
B: Boy (cm)
Y: Yaş (yıl)
Kritik hastaların pek çoğunda 30 kcal/kg/gün düzeyinde protein
dışı enerji yeterli olmaktadır. Bu dozda enerji desteği
genellikle aşırı yüklenmeye de yol açmamaktadır. Kritik hastada
enerji gereksinimi, yukarıda hesaplanan miktarlardan genellikle
bir miktar daha fazladır. Hafif malnütre olgularda hesaplanan
miktarın 1,1, hafif streste 1,2, orta streste 1,4, ağır stres ve
septik olaylarda 1,6 ve yanıklarda 2,0 katsayısı ile çarpılması
gerekir. Bu değerlerin daha da üzerine çıkmaya çok ender
durumlarda gerek vardır.
Protein Gereksiniminin Hesaplanması
Beslenme desteğinin hesaplanması işlemi sırasında enerjiden
sonra yönelmemiz gereken ikinci makronütrient, proteinlerdir.
Protein gereksiniminin tespitinde, hastaya verilmesi planlanan
enerji miktarı ile hastanın protein açığına bakılır. Protein
dışı kalori:nitrojen dengesinde uygun bir oran seçilir. Oran
küçüldükçe (<120:1) daha çok, oran büyüdükçe daha az miktarda
protein vereceğimiz anlaşılır. En uygun oran 150 kcal:1 g N’dir.
Bir gram nitrojen, 6.25 gram saf proteine karşılık gelmektedir.
Son yıllardaki yayınlar, hipermetabolik
kritik olgularda 100 kcal:1 g N veya 80 kcal:1 g N gibi daha
düşük oranların kullanılmasının iyileşmeye daha olumlu etki
yaptığını ortaya koymuştur. Bu oranlardan yola çıkarak bir
kritik olguda protein gereksiniminin 0.25-0.35 g N/kg/gün
düzeyinde olması gerektiği söylenebilir. Bu miktarda nitrojeni
yerine koymak üzere verilecek saf protein miktarı da 1,0-2.5
g/gün dolayında olmalıdır.
Diğer Beslenme Öğelerinin Verilmesi
Sorunsuz bir cerrahi hastada postoperatif dönemde vitamin ve
eser elementler beslenmeye yeniden başlanmasıyla doğal yollardan
karşılanır. Ancak kritik hastada beslenme sorunları,
katabolizma, nöroendokrin etkiler ve organ yetmezlikleri
nedeniyle vitamin ve eser element açıkları ortaya çıkar. Bu
açıkların neler olduğunun hesaplanması zor ve pahalıdır. Bu
nedenle kritik hastalarda günlük önerilen dozlarda vitamin ve
eser elementlerin yerine konması daha pratik bir uygulamadır. Bu
amaçla hazırlanmış günlük optimal dozları belirten tablolardan
yararlanırız. Elemental diyet veya parenteral beslenme desteği
alan olgulara rutin olarak vitamin ve eser element de
verilmelidir. Enteral beslenme solüsyonlarında vitamin ve eser
elementler bulunmaktadır. Ancak her hastada bu açıkların
yeterince karşılanıp karşılanmadığı araştırılmalıdır. Piyasada
mevcut vitamin ve eser element ürünlerinin çoğunda K Vitaminin
olmadığı, bazılarında da VitB12 ve folik asitin bulunmadığı
unutulmamalıdır.
Beslenme Desteğinin Başlatılması
Bir kritik hasta, eğer 5-7 günü aşkın bir süredir beslenememiş
veya beslenmesi yetersiz kalmışsa, mevcut klinik durumu 10 günü
aşacak bir süre daha beslenmesinin yetersiz kalacağı veya
olmayacağını işaret ediyorsa veya bu hastanın halen içinde
bulunduğu akut klinik tablo nedeniyle ideal ağırlığının %15 ve
daha fazlasını kaybettiği hesaplanmışsa beslenme desteği
başlanmalıdır.
Kritik hastada beslenme desteğine başlanabilmesi için çok önemli
bir ölçüt, hastanın rezüsitasyonunun tamamlanmış olmasıdır.
Beslenme desteği başlamak üzere gerekli hesaplama ve ölçümler
yapılırken; diğer yandan hastanın acil tedavisi sürdürülmeli ve
stabil duruma gelmesi sağlanmalıdır. Beslenme desteği verilecek
hasta, git fazından (ebb) çıkmış, doku perfüzyonu sağlanmış,
PaO2 ve PaCO2 değerleri normale döndürülmüş ve kan
elektrolitlerindeki bozukluklar giderilmiş olmalıdır.
Besleme Yolunun Seçimi
Beslenme desteği, oral veya enteral yoldan olabileceği gibi
parenteral yoldan da gerçekleştirilebilir. Parenteral beslenme
desteği bir periferik veya santral vene girilmek suretiyle iki
ayrı biçimde uygulanabilir. Bazı olgularda ise beslenme desteği,
her iki yoldan birlikte gerçekleştirilebilir.
Oral-enteral yol; uygulaması daha kolay ve ucuz olması ve
parenteral yola oranla daha az komplikasyona yol açması
nedeniyle genellikle daha çok tercih edilmelidir. Ayrıca son
yıllarda ortaya çıkan bilgiler ışığında barsağın beslenmesinin
TNF ve diğer mediatörlerin portal dolaşımla karaciğer ve diğer
organları etkilemesini de azaltmaktadır. Enteral beslenme
yoluyla barsak lümenine gelen beslenme öğeleri; intestinal
mukoza atrofisini azaltmakta, enfeksiyon riskini ve akut faz
protein üretimini aşağıya çekmektedir. Kan albümin düzeyi 4g/dL
üzerinde olan ve gastrointestinal cerrahi geçiren olgularda
enteral beslenmenin bu olumlu etkisi gözlenmemektedir. Yine aynı
cerrahiyi geçiren ve beslenme durumu iyi düzeyde bulunan
olgularda bakteri translokasyonu, herhangi bir enteral beslenme
desteği verilmese de, postoperatif 5. günde normale dönmektedir.
Ancak hem randomize klinik çalışmalar hem de metaanalizler ağır
abdominal ve torasik travmalı kritik hastalarda enteral beslenme
uygulaması ile enfeksiyöz komplikasyonların %44 oranında
azaltıldığını ortaya koymuştur. Enteral beslenme ağır injürili
olgularda bu üstünlüğünü; hem hiç beslenmeyen hem de parenteral
beslenme uygulanan olgulara karşı göstermektedir. Bu konuda tek
farklılık künt kafa travmalı olgularda rastlanmaktadır. Kapalı
kafa travmalı olgularda erken jejunal beslenme uygulamasının,
tüm diğer enteral ve parenteral beslenme biçimlerine bir
üstünlüğü yoktur. Bugünkü bilgiler ışığında majör injürili ve
orta malnütrisyonlu olgularda (albümin 2.9-3.5 g/dL) erken
enteral beslenmenin nasıl olması gerektiğine yönelik çok kesin
bilgiler yoktur. Bu olgularda uygulama, bilinen genel
uygulamalar üzerinden yürütülmeli ve hesaplanan gereksinimler
üzerinden makro ve mikronütrientleri karşılanmalıdır. Bu
olgularda anastomoz kaçağı, ventilatörden ayrılamama, yeni
ameliyatlara alınması veya sepsis gelişmesi gibi
komplikasyonların olması durumunda beslenme desteğinin yararı
ortaya çıkmaktadır. Bu konumdaki bir hastada kalıcı nörolojik
defisit, orofaringeal disfonksiyon, kısa barsak sendromu gibi
sorunlar varsa veya kemik iliği transplantasyonu yapılmışsa,
beslenme desteğinden büyük yarar göreceklerdir.
Mevcut bilgiler majör injürili olguların veya 10 günü aşkın bir
süre daha beslenmesi mümkün olmayacak olguların erken enteral
beslenmeden yarar gördüklerini ortaya koymaktadır. Sağlıklı ve
malnütrisyonu bulunmayan hastaların majör cerrahi tedavi
geçirdikten sonra idame sıvı tedavisi ile starvasyona 10 güne
kadar dayanabildiklerini göstermektedir. Eğer travma veya
cerrahi girişim öncesinde malnütrisyonu varsa, erken beslenme
desteği verilmelidir.
Enteral Beslenme
Bir kritik hastaya, eğer verilecekse, enteral beslenme desteği
erken dönemde başlatılmalıdır. Hasta uygulanan rezüsitasyona
yeterli cevap verdiğinde, diğer bir deyişle, yeterli idrar
çıkartmaya başladığında, enteral beslenme başlanmalıdır. Enteral
beslemenin başlatılmasında barsak seslerinin duyulması veya gaz
ve gaitanın çıkartılması mutlak ölçüt değildir. Ancak
gastroparezis varsa, beslenme pilorun distaline yapılmalıdır.
Dört-altı saat aralarla bakılan gastrik rezidü ölçümünde miktar
200 mL’yi aşıyorsa ya da abdominal distansiyon gelişiyorsa,
enteral beslenmenin hızını yavaşlatmak ve hatta kesmek
gerekebilir. Gastroparezisli olgularda özel tüplerle mideyi
aspire ederken ince barsağa besleme yapılabilir. Barsak
rezeksiyonlu veya düşük outputlu enterokütan fistüllü (<500
mL/gün) olgularda enteral beslenmeyi kesmek gerekmez. Ancak bu
olgularda düşük rezidülü elemental formüllerin kullanımı yarar
sağlayacaktır. Kısa barsak sendromlu veya malabsorpsiyonlu
olgularda da enteral beslenme yapılmalı, ancak kalori, vitamin
ve eser element desteği için parenteral yol da kullanılmalıdır.
Enteral Beslenme Ürünleri
Gastrointestinal sistemin fonksiyonel durumu, kullanılacak
enteral solüsyonların tipini belirler. Sağlıklı durumda bir
gastrointestinal sistem, karmaşık yapıda enteral ürünleri
kolaylıkla tolere eder. Uzun süredir bu yolla beslenmemiş
olgular kompleks yapıdaki ürünleri tolere edemez. Laktoz,
gastrointestinal sistemin zor tolere ettiği bir besin öğesidir.
İnflamatuvar barsak hastalığı gibi malabsorpsiyonu bulunan
olgularda absorpsiyon; dipeptidler, tripeptidler ve orta
zincirli yağ asitleri (MCT) ile artırılabilir. MCT, esansiyel
yağ asitleri içinde yoktur ve dışarıdan uzun zincirli yağ
asitleriyle (LCT) birlikte verilmelidir. Kullanılması gereken
ürünlerle ilgili henüz çok kesin algoritmalar yoktur. Bugüne
değin elde edilen bilgiler ışığında aşağıdaki enteral ürün
grupları oluşmuştur.
Düşük Rezidülü İzotonik Formüller:
Çoğu 1 kcal /mL yoğunluğundadır. Günlük gereksinimi sağlamak
üzere bu ürünlerden 1500-1800 mL/gün verilmelidir. Günlük
karbonhidrat, protein, elektrolit, su, yağ ve yağda eriyen
vitaminleri yeterince karşılar. Enerji:protein oranı 150kcal:1g
N dolayındadır. Lif içermez. Standart ürünlerdir ve enteral
beslenmeye başlarken tercih edilen solüsyonlardır. Stabil
hastalarda ve sağlam gastrointestinal sistemlerde yararlıdır.
Lifli İzotonik Formüller:
Bu solüsyonlarda eriyebilir ve eriyemez lifler vardır. Lif,
fizyolojik olarak gastrointestinal transiti yavaşlattığından
ishalin de azaltılmasında yararlıdır. Lif, pankreatik lipazı
aktive eder ve kolonda bakteriler tarafından parçalanır. Böylece
kolonositlere enerji sağlamaktadır. Kritik hastalarda lifli
solüsyonların kullanımına yönelik bir kontraindikasyon yoktur.
Bağışıklığı Düzenleyici (İmmünomodülatör) Formüller: Bağışıklık sistemini güçlendirdiği
düşünülen ek öğelerle desteklenmiş bu solüsyonların kullanımıyla
ilgili tartışmalar sürmektedir. Glutamin, arjinin,
dallı-zincirli amino asitler, omega-3 yağ asidi, nükleotid ve
beta–karoten eklenmiş bu ürünlerin, bazı çalışmalarda
komplikasyonları azalttığı ve iyileşmeyi hızlandırdığı
belirtilmektedir. Öte yandan özellikle arjininin olumsuz
etkileri olduğunu vurgulayan çalışmalar da vardır. Bu ürünlerin
yararı üzerine bir genel görüş yoktur.
Yoğun Kalorili Formüller:
Bu solüsyonlarda daha yoğun kalori bulunur. Çoğu 1,5-2 kcal /mL
yoğunluğunda kalori içermektedir. Sıvı kısıtlaması olan
olgularda tercih edilir. Yoğun osmolariteleri nedeniyle
intragastrik beslemeye (feeding) daha uygun solüsyonlardır.
Yüksek Proteinli Formüller:
Kritik hastalarda sık kullanılan solüsyonlardır. Kalori:nitrojen
oranları 80 kcal:1g N ile 120kcal:1 g N dolayındadır.
Elemental Formüller:
Bu solüsyonlarda ön-sindirimi tamamlanmış, proteinleri küçük
peptidler halinde olan beslenme öğeleri yer almaktadır. Kompleks
karbonhidratlar ve LCT biçiminde yağlar azdır. Absorpsiyonu az
olgularda tercih edilen bir formül olmakla birlikte uzun
kullanıma uygun değildir. Osmolaritesi yüksektir, kritik
hastalarda sulandırılması ve yavaş verilmesi gereklidir. Daha
pahalı ürünlerdir.
Böbrek Yetmezliği Formülleri:
Düşük hacimli, düşük potasyum, fosfor ve magnezyum düzeyli
ürünlerdir. Esansiyel amino asitleri içerir, protein dışı kalori
miktarı yüksektir. Vitamin ve eser element içermezler.
Pulmoner Yetmezlik Formülleri:
toplam kalorinin %50’si yağlardan gelmektedir. Bu solüsyonlarda
amaç, CO2 üretimini azaltmaktır.
Hepatik Yetmezlik Formülleri:
Bu solüsyonlarda yer alan proteinlerin %50’si dallı zincirli
amino asitlerdir (lösin, izolösin ve valin). Amaç, aromatik
amino asit düzeyini düşürmektir. Bu yolla ensefalopati riskinin
azaltılması amaçlanmaktadır. Ancak bu solüsyonların klinik
yararı henüz tartışmalıdır. Karaciğer yetmezliğindeki hastalarda
protein kısıtlaması istenmeyen bir durumdur, çünkü bu olgularda
ciddi protein enerji malnütrisyonu vardır.
Enteral Beslenme Yolları
Çok değişik biçimlerde enteral besleme uygulaması mümkündür.
Kritik hastalarda bu yollardan bazıları uygun olabilir. Değişen
klinik koşullarda bir teknikten diğerine geçmek gerekebilir.
Nazogastrik tüp:
Kısa süreli kullanıma uygundur. Nazofarengeal travma yapabilir.
Yerinden çıkabilir.
Nazoduodenal/Nazojejunal tüp:
Kısa süreli kullanıma uygundur. Makroaspirasyon riski düşüktür.
Takılması zordur. Radyolojik destek gerekebilir.
Perkütan Endoskopik Gastrostomi (PEG):
Uzun süreli kullanıma uygundur. 12-24 ay yerinde kalabilir.
Midenin aspirasyonuna ve bolus beslenmelere uygundur. Endoskopi
deneyimi gerektirir. Takılma sırasında ve uzun kullanıma ait
sızdırma gibi komplikasyonları vardır.
Cerrahi Gastrostomi:
Uzun süreli kullanıma uygundur. Genel anestezi ve küçük
laparotomi gerektirir. Laparoskopik yöntemle yerleştirilebilir.
Kateter, mideden duodenum ve jejunuma ilerletilebilir.
Fluoroskopik Gastrostomi:
Uzun süreli kullanıma uygundur. Girişimsel radyoloji deneyimi
gerektirir. Fluoroskopi altında duodenum ve jejunuma
ilerletilebilir.
Perkütan Endoskopik Jejunostomi (PEG/J):
PEG ile aynı prensiplere sahiptir. Tüp, mideden jejunuma doğru
ilerletilir. Sıklıkla geriye doğru döner.
Direkt Perkütan Endoskopik Jejunostomi (DPEJ): Uzun süreli kullanıma
uygundur. Yüksek endoskopi deneyimi gerektirir. Sızdırma riski
yüksektir.
Cerrahi Jejunostomi:
Uzun süreli kullanıma uygundur. Açık veya laparoskopik teknikle
takılabilir. Genel anestezi gerektirir.
Nazogastrik veya nazoenterik besleme, 30 güne kadar
beslenmelerde uygundur. Daha uzun süreli beslenmelerde perkütan
veya cerrahi teknikle kalıcı bir beslenme yolu açmak gereklidir.
Mideye olan beslemelerde makroaspirasyon riski yüksektir.
Özellikle bilinci kapalı, yutkunma refleksi azalmış olgularda bu
risk daha fazladır. Yatak başının 45 derece yükseltilmesinin bu
komplikasyonu tek başına belirgin düzeyde azalttığı
bilinmektedir. Mideye beslemelerde 4-6 saat aralarla yapılan
gastrik rezidü ölçümleri aspirasyon riski yönünden önemli
bilgiler sağlar. Mideye-bolus yerine-sürekli infüzyon tekniğiyle
beslemek ve rezidü 200mL üstüne çıkarsa infüzyon hızını azaltmak
veya tümüyle kesmek, makroaspirasyon riskini belirgin düzeyde
azaltır. Mideye besleme,prokinetik ajanlarla birlikte
uygulandığında, duodenum ve jejunuma besleme kadar koruyucu
güvenilir olmaktadır. Duodenuma veya jejunuma beslemek
makroaspirasyon ve aspirasyon pnömonisi riskini %25
azaltmaktadır. Ancak çalışmalar mikroaspirasyonların, mideye,
duodenuma veya jejunuma besleme sırasında benzer sıklıkta
geliştiğini göstermektedir.
PEG ya da PEG/J, deneyimli bir endoskopist tarafından
gerçekleştirildiğinde, kolay ve başarıyla kullanılabilen bir
beslenme yolu konumuna gelebilir. Nazogastrik veya nazoenterik
beslenme yollarından çok daha başarılı ve uzun süreli kullanıma
uygundur. Daha çok hemşirelik bakımı gerektirir. PEG ya da PEG/J
uygulamasının komplikasyon oranı %3 dolayındadır. Kanama, barsak
perforasyonu ve sızdırma; açma sırasında ortaya çıkan
komplikasyonlardır. Uzun süreli kullanım sırasında ortaya çıkan
komplikasyonlar ise; yara enfeksiyonu, nekrotizan fasiit,
peritonit, yerinden çıkma, barsak fistülü ve aspirasyon
pnömonisidir. Gastroparezi veya pilor obstrüksiyonu bulunan
olgularda PEG uygulaması kötü sonuçlara yol açabilir.
PEG ya da PEG/J uygulaması mümkün olmayan merkezlerde cerrahi
yolla beslenme tüpü takmak bir diğer seçenektir. Bu
işlemi-olabildiğince-minimal cerrahi teknikler kullanarak
gerçekleştirmek doğru bir yaklaşımdır. Laparoskopik teknikle
gastrik ya da jejunal tüp takmak bu yönden doğru bir
uygulamadır. Tüp yerleştirmek üzere cerrahi teknik
kullanılacaksa, jejunal tüp takmak daha uygundur. Laparoskopik
teknikle jejunal tüp yerleştirmesi kolay, komplikasyonu az,
hasta ve uzun süreli kullanım açısından da daha uygun bir
seçenektir.
Jejunal tüpten beslenen olgularda pnömatozis intestinalis ve
ince barsak nekrozu seyrek rastlanan, ancak önemli
komplikasyonlardır. Hipertonik solüsyonların kullanımı, bakteri
kolonizasyonu, fermentasyon ve metabolik yıkım ürünleri
etiyopatogenezde suçlanan faktörlerdir. İnce barsak duvarında
gerilim ve dolaşım bozukluğu nekroza gidişi başlatan etkendir.
Vazopressör ajan kullanımı, diabetes mellitus ve kronik
obstrüktif akciğer hastalığı ince barsakta bu komplikasyonların
ortaya çıkmasında hazırlayıcı rol oynarlar. Uygun yoğunlukta
ürün kullanmak ve stabil olmayan hastalarda jejunal beslenme
yolunu kullanmamak bu riski azaltmaktadır.
Parenteral Beslenme
Kalori, protein, yağ ve diğer mikro beslenme öğelerini bir
hiperosmolar solüsyon biçiminde bir ven içine verilmesine
parenteral beslenme denir. Kritik hastaların birçoğunda
parenteral yol, tek başına veya enteral yolla birlikte
kullanılması gereklidir. Kritik hastada parenteral yoldan
beslemenin etkili olabilmesi için protein dışı kalori: nitrojen
oranının yeterli olması (100kcal:1 g N ile 150 kcal:1 g N
arasında olmalıdır) ve kalori ile proteinin birlikte verilmesi
gereklidir. Kalori ve protein ayrı zamanlarda verilirse, protein
kullanımı belirgin ölçüde düşmektedir. Parenteral beslenme ile
yüksek miktarlarda enerji ve protein desteği verilebilmektedir.
Yine bu yolla bazı acil durumlarda iyileşme, pozitif nitrojen
balansı ve kilo alma sağlanabilmektedir.
Kritik hastalarda veya perioperatif dönemde kısa süreli (7
günden az süreli) parenteral beslenme uygulaması, hastalarda
enfeksiyöz komplikasyon riskini artırmaktadır. Ağır injürili
olgularda, parenteral yoldan beslemenin enfeksiyöz komplikasyon
oranı enteral yola ait orandan daha yüksek olduğu da
bilinmektedir. Son yılardaki yayınların ortaya koyduğu bir diğer
gerçek de injürili olgularda total parenteral beslenmenin; stres
hormon ve inflamatuvar mediatörlerin salınımının artırmasıdır.
Ancak parenteral yoldan beslenen kritik hastalarda ortaya çıkan
morbidite hızının-sanılanın aksine-yüksek seyretse de; bu
oranın, hiç beslenme desteği almayanlardaki morbidite hızından
daha düşük düzeyde kaldığı da bir diğer gerçektir.
Parenteral Beslenme İndikasyonları
1. Katastrofik anomalileri bulunan
yenidoğanlarda (trakeoözofageal fistül, gatroşizis, intestinal
atrezi)
2. Gastrointestinal yetmezlik nedeniyle gelişme
geriliği gösteren çocuklarda (kısa barsak sendromu, enzim
eksiklikleri, malabsorpsiyon, mekonyum ileus)
3. Kısa barsak sendromlu yetişkinler (ileoçekal
valf ve terminal ileumu içine alan >50cm’den uzun rezeksiyonlar,
ince barsakta >100 cm’yi aşan rezeksiyonlar)
4. Enteroenterik, enterokolik, enterovezikal
veya enterokütan yüksek debili fistüller (>500 mL/gün)
5. Uzamış paralitik ileuslu, multipl injürili,
künt-delici abdominal injürili, ek medikal sorunlar nedeniyle
sindirim sistemi yeterince kullanılamayan yetişkinler
6. Ağır ülseratif kolit, peritonit veya
pankreas yetmezliği bulunan sindirim sistemi disfonksiyonu
gösteren hipoproteinemili yetişkinler
7. Gastrointestinal kanser nedeniyle sindirim
sistemi yeterince kullanılamayan ve tıbbi-cerrahi tedaviye
hazırlanmasında bu yönden eksiklikleri bulunan yetişkinler
8. Enteral yoldan yeterli kalori, protein ve
mikro beslenme öğelerinin verilemediği olgular
9. Hipermetabolik durumu 5 günü aşan ve enteral yolun yeterince
devreye sokulamadığı kritik hastalar
Parenteral beslenme yolunun seçilmesinin kontraindike olduğu
kritik durumlar da vardır.
Kritik Hastada Parenteral Beslenme
Kontraindikasyonları
1. Hemodinamik instabilitesi bulunan kritik
hastalar
2. Ağır hiperglisemi, azotemi, ensefalopati,
hiperosmolalite ve elektrolit bozuklukları gösteren kritik
hastalar
3. Enteral yolun kullanıma uygun olduğu kritik
hastalar
4. İnce barsağı 8 cm’den daha kısa çocuklar
5. Uzun süreli total parenteral beslenme
desteğine rağmen intestinal adaptasyonun yetersiz kalacağının
bilindiği olgular
6. Deserebre, tıbbi ölüler
Santral Parenteral Beslenme:
Kalın çaplı bir vene yerleştirilen bir kateter aracılığıyla
verilen beslenme desteğidir. Makro ve mikro besin öğelerinin
tümü bu yolla verilebilir. Yüksek miktarlarda kalori ve protein
vermek mümkündür. Hipertonisiteyi dengelemek ve tüm beslenme
öğelerini bir arada vermek üzere büyük infüzyon torbaları
kullanılabilir. Bu özelliklerine bağlı olarak santral parenteral
beslenmeye Total
Parenteral Nütrisyon
(TPN) da denmektedir.
Periferik Parenteral Beslenme:
Kullanılan solüsyonların osmolaritesi düşüktür. Kullanılan
dekstroz solüsyonları %5-%10 yoğunluğundadır. Protein yoğunluğu
da %3’ü aşmamalıdır. Bazı solüsyon veya karışımları yoğunlukları
nedeniyle periferik venden vermek mümkün değildir. Bu nedenle
periferik parenteral beslenme, kritik hastalardaki veya ağır
malnütrisyonlu olgulardaki yüksek metabolik gereksinimleri
karşılamaktan uzaktır. Periferik parenteral beslenme, kısa
süreli (<2 hafta) ve düşük hacim ve yoğunluktaki beslenme
desteği için kullanılmalıdır. Daha etkili ve uzun süreli
parenteral beslenme desteği için total parenteral beslenme
tekniği tercih edilmelidir.
İntravenöz Beslenme Yolları
Geçici veya kısa süreli parenteral beslenme desteği için jugüler
veya subklavian venden superior vena kavaya ilerletilmiş, 16G
çapında bir kateter yeterlidir. Uzun süreli parenteral kullanım
amaçlanıyorsa, aynı teknikle yerleştirilmiş, ancak subkütan
tünelden geçirilmiş ve ucuna tercihan bir port takılmış bir
kapalı sistem oluşturulmalıdır. Bu portun düzenli olarak
pansumanı yapılmalı, kan alma veya ilaç verme gibi farklı
amaçlarla kullanımı engellenmelidir.
Kritik Hastada Parenteral Beslenme Uygulaması
Kritik hastalarda günlük makro ve mikro nütrient
hesaplamalarından sonra verilecek sıvılar laminar akımlı karışım
odalarında büyük torbalar içine doldurulur. Bu imkanın
bulunmadığı merkezlerde eczanede basit dolum odaları
oluşturulabilir. Verilecek karışımın hazırlanmasından hastaya
verilmesine değin tüm aşamalarının steril zincir içinde olması,
septik komplikasyonların önlenmesi açısından, çok önemlidir.
Hazır “üçü bir yerde” ürünler de kullanılabilir. Hastaya
verilecek karışımda dekstroz oranı %15-25’i, amino asit
solüsyonunun oranı da %3-5’i geçmemelidir. Karışım içindeki
toplam sıvı miktarı ve elektrolitler, kritik hastanın
gereksinimlerine, böbrek ve kalp fonksiyonlarına ve mevcut
hastalıklarına göre düzenlenir.
Kritik hastalarda uygulanan parenteral solüsyonların içine
vitamin ve eser elementler de eklenmelidir. Vitamin K, vitamin
solüsyonlarında bulunmadığından haftada bir dışarıdan
eklenmelidir. Çinko, bakır ve krom eksiklikleri, uzun süreli
parenteral beslenme desteği alan kritik hastalarda sıkça
rastlanan bir sorundur. Bu nedenle yoğun parenteral beslenme
desteği alan kritik hastalara düzenli eser element eklenmesi
rutin uygulamalardandır.
Uzun süreli yağdan yoksun parenteral uygulamalarda esansiyel yağ
asiti eksikliği ortaya çıkabilir. Kuru ve pul pul dökülen cilt
bulgusu bu eksikliği akla getirmelidir. Bu açığı kapatmak üzere
başlangıçta toplam kalori gereksiniminin %10-15’ine karşılık
gelecek miktarlarda yağ emülsiyonları karışıma eklenmelidir.
Parenteral beslenme başladıktan bir süre sonra kalori
gereksiniminin daha fazlası yağ solüsyonları ile karşılanır. Bu
uygulama ile akciğerlere binen CO2 eliminasyon yükü azaltılır.
Uygulanan tüm tedavilere uygun yanıt veren ve SIRS, CARS ve MODS
tabloları gerileyen olgularda yağların metabolizması
kolaylaşacağından, protein dışı kalori gereksiniminin
karşılanmasında, yağlara daha fazla ağırlık verilebilir. Yağ
solüsyonunun daha fazla miktarlarda kullanımı, hem verilen sıvı
hacminin azaltılmasına hem de karışımın yoğunluğunun
düşürülmesine katkı yapar.
Uygulanan parenteral beslenme desteğini tolere eden hastalarda
miktar ve içerik, birkaç gün içinde hesaplanan düzeye çıkarılır.
Aşırı sıvı ve elektrolit kaybı devam eden olgularda bu
gereksinimler de düzenli yerine konmalıdır. Parenteral beslenme
uygulaması sırasında hastalar; sıvı-elektrolit dengesi,
yüklenme, hiperglisemi, asit-baz dengesi ve septik
komplikasyonlar yönünden düzenli incelenmelidir. Vital bulgular
ve idrar outputu düzenli kaydedilmelidir. Tam kan sayımı,
elektrolitleri, karaciğer fonksiyonları ve kateter kültürleri
belirli aralıklarla değerlendirilmeli ve gerekli düzenlemeler
yapılmalıdır.
Parenteral beslenme uygulamasının ilk birkaç günü içinde idrar
ve kan şekeri her 6 saatte bir ölçülmelidir. Glukoz
intoleransının ilk bulgusu glukozüridir. Hiperglisemi ve
glukozüri devam ederse, kullanılan karışım içindeki dekstroz
miktarı düşürülmeli, veriliş hızı azaltılmalı veya karışıma
insülin eklenmelidir. İnsülinin karışıma eklenmesi ile ayrı bir
sistem içinde saplama gönderilmesi tartışılan bir konudur. Cam
şişelerde insülinin takıldığına yönelik yayınlar vardır. Son
yıllarda kullanılan polivinil karışım torbalarında böyle bir
durumun olduğu bildirilmemiştir. Kritik hastalarda glukoz
intoleransı geçicidir. Hiperglisemi ilerleyen günlerde
gerileyebilir. Bu durumda eski yoğunluk ve hızlara çıkmak mümkün
olur. Diyabetik olgularda insülin kullanımı zorunludur. Son
yıllarda verilen glukozu hücre içine sokmak üzere, karışıma
mutlaka insülin eklenmesi gerektiğini vurgulayan çalışmalar
vardır. Her iki uygulamada da kan şekeri düzeyleri yakından
izlenmeli, gereken miktarlarda insülin karışıma eklenmelidir.
Bazı merkezlerde insülin, injüri ve sepsisli kritik hastalarda
kullanılması gereken bir terapötik ajan olarak kabul
edilmektedir. Bu merkezlerde hipergliseminin olumsuz etkilerini
bloke etmek üzere kan şekerinin 80-110 mg/dL düzeyinde tutulması
hedeflenmektedir. Kan şekeri regülasyonunda zorluklar yaşanan
kritik hastalarda ve diyabetlilerde, glukoz yerine yağ
solüsyonlarının eklenmesi bu soruna bir çözüm olabilir.
Pozitif nitrojen balansının sağlanmasında potasyumun önemi
vardır. Potasyumun karışıma eklenmesinin diğer iki önemli
gerekçesi de, glukoz ve insülin uygulaması ile potasyumun
hücredışı sıvıdan hücreiçi sıvıya geçmesi ve vücut sıvı
kompartmanlarında (özellikle hücreiçi kompartmanda) potasyum
depolarının azalmasıdır. Hipopotasemi, glukoz intoleransının ve
metabolik alkalozun önemli nedenlerinden biridir. Hipopotasemi,
glukozüriye yol açar. Glukozürisi olan hastalarda bu nedenle kan
potasyum düzeylerine bakılmalıdır. Potasyum açığının
giderilmesiyle, insülin vermeksizin, glukozüriyi düzeltmek
mümkündür.
Lipit solüsyonları, hem esansiyel yağ asidi gereksinimini
karşılamak hem de protein dışı enerji kaynağı olarak kullanılmak
üzere parenteral karışımlarda yer almaktadır. Esansiyel yağ
asidi ihtiyacını karşılamak üzere haftada 500 mL %20 yağ
solüsyonu kullanmak yeterlidir. Ancak kritik hastalara verilen
parenteral beslenme desteğinde, yağ solüsyonlarının karışıma her
gün katılması alışılagelmiş bir uygulamadır. Ayçiçeği veya soya
yağından hazırlanan yağ emülsiyonlarının yanında son yıllarda
zeytinyağı bazlı yağ emülsiyonları da tercih edilmektedir.
Karışıma eklenen yağ emülsiyonlarının bazı mikronütrientlerin
stabilitesini bozabileceği unutulmamalıdır.
Parenteral beslenme desteğinin sindirim sistemi üzerinde olumsuz
etkileri vardır. İntestinal atrofi olarak özetlenebilecek bu
etki; mukoza atrofisi, villus kısalması, lenfoid doku azalması,
yetersiz IgA üretimi, bakteri üremesi ve barsak bağışıklığının
azalması başlıklarını içerir. Bu olumsuz durumu düzeltmenin en
iyi yolu, enteral beslenmeye geçmektir. Ancak parenteral
tedaviyi zorunlu kılan gastrointestinal yetmezlik söz konusu
olduğundan, enteral beslenme mümkün olmayacaktır. Bu hastalarda
“barsağı beslemek” amacıyla, enteral solüsyonların
gastrointestinal sisteme küçük miktarlarda verilmesi yararlı
sonuçlar vermektedir.
Kritik Hastalarda Yararlı Bazı İmmünomodülatör Beslenme Öğeleri
Glutamin:
Glutamin, insan bedeninde en bol miktarda bulunan aminoasittir.
Hücre içinde de serbest amino asit havuzunun üçte ikisini
oluşturur. İnsan bedeninde toplam glutamin miktarının dörtte üçü
kaslarda yer alır. Sağlıklı bireylerde glutamin kas ve
akciğerlerde sentezlenir ve bir esansiyel amino asit konumunda
değildir. Bölünen hücrelerde nükleotid sentezi için bir
prekürsör olan glutamin; enterosit, lenfosit ve makrofaj gibi
immünositler için de önemli bir yakıttır.
Stres içindeki kritik hastalarda oluşan nöroendokrin, immün ve
metabolik değişimlerin bir zorunlu sonucu olarak, glutamin amino
asiti bulunduğu depolardan başta karaciğer olmak üzere solit
organlara ve kanserli olgularda tümör dokusuna doğru mobilize
olur. Glutamin depoları boşalır. İnjürinin ilerleyen günlerinde
eğer yerine konmazsa glutamin açığı ortaya çıkar, barsak ve
immün sistemde yetmezlik gelişir.
Glutaminin enteral ve parenteral beslenme karışımlarına
eklenmesinin olumlu klinik etkileri üzerine yayınlar olmakla
birlikte, bu durum henüz yeterince açıklık kazanmamıştır.
Deneysel çalışmalarda glutamin eklenmesinin olumlu etkileri ise
bilinmektedir. Deneysel ve bazı klinik çalışmalardan elde edilen
bilgiler ışığında beslenme desteği içine glutamin eklenmesinin
sağladığı yararlı etkiler şöyle sıralanabilir.
Karışıma Glutamin Eklenmesinin Yararları
-İnce barsak emilim kapasitesinin artması
-İntestinal geçirgenliğin azalması
-Negatif nitrojen dengesinin düzelmesi
-Hepatektomiden sonra karaciğer rejenerasyonun sağlanması
-Mukoza IgA üretiminin artması
-Peritonitte bakteri kleransının hızlanması
-Hücreiçi glutatyon düzeylerinin düzelmesi
-Kemoradyoterapiye tümör duyarlılığının artması
Glutamin, enteral ve parenteral kullanıma uygun ticari ürünler
olarak piyasada mevcuttur. Enteral ve parenteral yolla
karışımlara katılabileceği gibi ayrı bir sistemle de
verilebilir.
Arjinin:
Sağlıklı bireylerde esansiyel olmayan bir amino asittir.
Deneysel çalışmalarda injüri ve sepsiste bağışıklık sistemini
geliştirici etkileri ile dikkati çekmiştir. Klinik çalışmalarda
da, arjininin enteral yoldan verildiğinde, nitrojen dengesini
düzelttiği ve protein sentezini artırdığına ait sonuçlar elde
edilmiştir. Özellikle kritik hastalarda ve bazı kanser
tiplerinin cerrahi tedavisinden sonra arjininin olumlu etkileri
bildirilmiştir.
Karışıma Arjinin Eklenmesinin
Yararları
-Hepatik iskemi/reperfüzyon hasarının azalması
-İntestinal bakteri translokasyonunun azalması
-Killer hücre fonksiyonlarını düzeltir
-Nitrojen dengesi ve protein sentezini iyileştirir
Arjinin, daha önce saydığımız diğer beş bağışıklık artırıcı
beslenme öğesi ile birlikte paketlenmiş solüsyonlar olarak
piyasada yer almaktadır.
Omega-3 Yağ asidi:
Omega-3 çoklu doymamış yağ asiti, hücre membranlarında yer alan
omega-6 yağ asiti ile yarışarak onların yerine geçer. Böylece
siklooksijenaz metabolizmasında değişikliğe yol açar. Bu
değişiklik sonucu prostaglandin 3 ve lökotrien 5 serisi
mediatörler üretilir. Bu serideki eikosanoidler, prostaglandin 2
ve lökotrien 4 serisi mediatörlerden daha az proinflamatuvar ve
immünosupressif etkilere sahiptir. Bu öğenin kullanılmasıyla
inflamasyonun azaltılabileceği düşünülmektedir. Omega-3 yağ
asidi, balık ve kanola yağında bulunmaktadır. Piyasada saf omega-3
yağ asiti olarak kullanıma hazır parenteral solüsyon mevcuttur.
Son yıllarda piyasaya çıkan bazı enteral ürünlerde omega-3 yağ
asidine yer verilmektedir. Omega-3 yağ asidi oral kullanıma
uygun kapsüller şeklinde de piyasada mevcuttur.
Nükleotidler:
Yüksek değişim hızına sahip hücreler, ortamda nükleotidlerin
bulunması durumunda, daha kolay bölünürler. Bu etki sözü edilen
hücrelerin (enterosit ve immünositlerin) immün yeteneklerini
desteklemekte, öte yandan kanser hücrelerinin kemoradyoterapiye
duyarlığını artırmaktadır. Deneysel ortamda DNA bloklarının
oluşmasında ve T-helper fonksiyonlarının iyileşmesinde
nükleotidlerin katkı sağladığı gösterilmiştir. Arjinin ve diğer
immünomodülatör öğelerle birlikte bir özel karışım olarak
piyasada yer almaktadır.
Prof. Dr. Zafer MALAZGİRT
Kaynaklar
Adams CA, Biffl WL, Cioffi WG: Surgical Critical Care. In:
Sabiston Textbook of Surgery, Townsend et al, eds. Saunders
Elsevier 18th edition, Philadelphia, 2008, pp602-630.
Heslin MJ, Latkany L, Leung D, et al: A prospective
randomized trial of early enteral feeding after resection of
upper gastrointestinal malignancy. Ann Surg 226.567,1997.
Heyland DK, Drover JW, Dhaliwal R, et al: Optimizing the
benefits and minimizing the risks of enteral nutrition in the
criticically ill: Role of small bowel feeding. J Parenter
Enteral Nutr 26:S51,2002.
Lin E, Calvano SE, Lowry SF: Systemic Response to Injury and
Metabolic Support. In: Schwartz’s Principles of Surgery,
Brunicardi FC, et al, eds. McGraw Hill 8th edition, New York,
2005,pp 3-42.
Lin E, Kontani J, Lowry SF: Nutritional modulation of
immunity and inflammatory response. Nutrition 14:545, 1998.
Lin E, Lowry SF: Substrate metabolism in surgery. In:
Surgery: Scientific Basis and Clinical Evidence. Norton JA, ed.
Springer Verlag, New York, 2000,pp 95-114.
Mitch WE, Price SR: Mechanisms activating proteolysis to
cause muscle atrophy in catabolic conditions. J Ren Nutr 13:149,
2003.
Parrish CR: Enteral feeding: The art and the science. Nutr
Clin Pract 18:76,2003.
Rombeau JL, Rolandelli RH, Wilmore DW, Daly JM: Nutritional
Support. In:ACS Surgery, Wilmore DW, et al, eds. WebMD 1st
edition, New York, 2002,pp1521-1548.
Souba WW: Drug therapy: Nutritional support. N Engl J med
336:441,1997.
Spain DA: When is the seriously ill patient ready to be fed?
J Parenter Enteral Nutr 26:S62,2002.
Van der Berghe G, Wouters P, Weekers F, et al: Intensive
insulin therapy in critically ill patients. N Engl J Med
345:1359-1367, 2001.
|